• 18 Aralık 2018 Salı
Türkiye ve İran?ın 0 Yorum0 BEĞENİ
Türkiye ve İran?ın tehlikeli çarpışma rotası

Türkiye ve İran?ın tehlikeli çarpışma rotası

20 Aralık 2016 Salı          

 

Dünya genelindeki çatışmaları ve savaşları önlemek ve daha barışsever bir dünya için, devletlerin politikalarına yön vermek maksadıyla faaliyet gösteren bir sivil toplum kuruluşu olan Uluslararası Kriz Grubu kıdemli İran analisti Ali Vaiz tarafından kaleme alınan bir makale, 18 Aralık 2016 tarihinde New York Times Gazetesi’nde yayımlandı.  Makalede, Türkiye ve İran arasında, Suriye ve Irak üzerindeki çıkar çatışmalarının ve bölgedeki milis grupları üzerinden yürüttükleri rekabetin, bir anlaşma iklimi ve zemini oluşturulmadığı takdirde,  iki ülke arasında sıcak çatışmalara varabilecek krizlere yol açabileceği uyarısı yapılmaktadır. Ayrıca bölgedeki güvenlik ve istikrarı olumsuz yönde etkileyecek yansımaları olabilecek bu duruma karşı, atılabilecek adımlar konusunda önerilerde bulunulmaktadır.

Bu yazı, hassas dengeler üzerindeki Ortadoğu’da, dini ve mezhepsel konuları dış politika aracı olarak kullanmanın ne derece tehlikeli gelişmelere yol açacağını anlamamızı sağlaması açısından ayrı bir önemdedir.

Yazının bir çevirisi aşağıda verilmiştir.

Ali Vaez, 18 Aralık 2016, NYT

Türkiye ve İran arasındaki mevcut rekabet, Bizans ve Pers imparatorluklarının günümüzün Irak ve Suriye topraklarını içeren, Mezopotamya’nın kontrolü uğruna gerçekleştirmiş oldukları eski bir güç mücadelesinin tekrarlanmasıdır. Birer ulus devlete dönüşmüş olan her iki devlet; aralarındaki rekabet sönümlenirken, yaklaşık 200 yıldır barışı muhafaza etmeyi başardılar.

Ancak Türkiye ve İran, büyük oranda bölgenin asli Sünni ve Şii güçleri olarak, Irak ve Suriye’deki derinleşen mezhepsel çatışmalara müdahil olmaları nedeniyle,  şimdi bir çatışma rotasındalar. Aralarında bir uzlaşma sağlama hususundaki yetersizlikleri, son yirmi yılda başta ekonomik alanda olmak üzere geliştirmiş oldukları güçlü bağları zayıflatma, hatta yok etme potansiyeli taşımaktadır.

Bu iki ülkenin güçlerini nasıl kullanacakları ve aralarındaki sorunların üstesinden gelip gelemeyecekleri, Ortadoğu’nun geleceğinin belirlenmesinde hayati önem taşımaktadır. Çözüme ulaşmadığı takdirde mevcut dinamikler, bölgede daha çok kanın akacağını, artan istikrarsızlıkları ve yanlışlıkla bile olsa, doğrudan askeri çatışma risklerini işaret etmektedir.

Türkiye’nin Suriye ve Irak’a askeri olarak müdahil olması, özellikle güney sınırlarına yakın olan Halep ve Musul çatışma alanları ve civarı olmak üzere, İran’ın tarihi etki alanında tekrar hâkimiyet kurduğu algısına karşı kısmen bir cevap niteliği taşımaktadır.  Diğer neden ise, Türkiye’nin baş düşmanı PKK ile bağlantılı olan PYD’nin topraklarını genişletmesini engellemektir.

Türkiye tarafından desteklenen Suriyeli muhalifler, Ağustos ve Ekim aylarında DAEŞ’i Türk sınırına yakın olan Cerablus, Alrai ve Dabık’tan temizlemiş ve güneye doğru ilerlemektedirler. Şimdi El Bab kasabası kapılarına dayanmışlar ve sahne çatışma için hazırlanmış durumdadır. Stratejik olarak önemli bir konumdaki El Bab, DAEŞ’in elindedir ancak kentte başkalarının da gözü bulunmaktadır: ABD destekli PYD doğudan; Suriye Ordusu ve İran’ın müttefiki kuvvetler güneyden yaklaşmaktadır. Bunlarla birlikte, bazı kaynaklar El Bab yakınlarında dört Türk askerinin öldüğü 24 Kasım’daki saldırıda İran yapımı bir İHA’nın rol aldığı iddialarını gündeme getirmiştir.

İki ülke ve vekâletindeki unsurlar arasındaki sürtüşme, karşılıklı güvenin en düşük durumda olduğu bir zamanda, alarm verici şekilde yükselmektedir.

Tahran Türkiye’nin Suriye politikasını, esas olarak zamanında ataları tarafından yönetilmiş olan bölgedeki Türkiye yanlısı Sünnileri güçlendirmeyi ve etkinliğini artırmayı amaçlayan, yeni Osmanlı arzusunun bir ürünü olarak yorumlamaktadır. İranlı bir milli güvenlik yetkilisinin bana aktardığına göre; sivil savaş başladıktan sonra “Suriye’de değişmiş olan ne hükümetin karakteri ve ne de İran’ın onunla olan bağlarıdır. Ancak Türkiye’nin ihtiraslarıdır”. Daha ötesi, İran Türkiye’yi Türk topraklarından Suriye’ye cihatçı akışını engellememek ve onlara lojistik ve maddi destek vermekle suçlamaktadır.

Benzer şekilde Ankara’daki yetkililer İran’ın eski Pers İmparatorluğu’nun Şii versiyonunu canlandırmaya çalıştığını ileri sürmektedir. Mart 2015’te Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan; İran’ı, Irak’ta DAEŞ ile mücadelesini onun yerine geçerek etkinliğini artırmak için kullanmakla suçlamıştı. Türkiye ayrıca, İran’ın Suriye’deki Sünni çoğunluğa karşı azınlık durumundaki Alevi rejimi korumak için; Lübnan, Irak ve Afganistan’dan getirdiği Şii milisleri ileri sürmesinin bölgedeki mezhepsel gerilimleri artırdığını ve Sünni aşırılıkçılara militan devşirmek için koz verdiğini söylemektedir.

Karşılıklı suçlamalar içinde, her biri, her iki tarafın da karşı tarafı hatalı göstermek üzere -sınırlarının ötesine savaş için askeri kuvvet konuşlandırma ve milisleri desteklemeyi de içeren- faaliyetler içinde bulunduğunu dikkate almadan; karşı tarafın kendi görüşünü kabul etmeyi reddetmesini kınamakta ve Suriye ve Irak’taki karmaşadan sonrasındaki durumu kontrol etmeyi amaçlamaktadır.

Her iki ülke paylaşılan menfaatler –DAEŞ’in yenilgiye uğratılması ya da en azından marjinal hale getirilmesi, otonomi isteyen Suriye Kürtlerinin güçlenmesinin frenlenmesi -   üzerinde yakınlaşmayı denemiş ancak; kaostan yararlanmak üzere diğerinin emellerine yönelik duydukları derin şüpheler gerilimi düşürmek için anlaşmaya varmalarını engellemiştir.

Bu yöndeki ilerlemeyi durdurmak ve durumun daha vahim bir hal almasının önüne geçmek için; Türkiye ve İran aralarındaki güvensizliğe son vermeli ve sadece farklılıkları – kazalar, yanlış hesaplar ve yanlış iletişim risklerini içeren- yönetmenin ötesine geçebilmeli ve açık yüreklilikle birbirlerinin asli menfaatlerini ve güvenlik endişelerini kabul etmelidir.

Bu doğrultuda, Irak ve Suriye üzerinde yüksek düzeyli daimi görüşme kanallarının tesisine ihtiyaçları bulunmaktadır. Böylesi toplantılardaki ilerleme şu ana kadar sorunlu olmuştur: periyodik bir veya iki gün süren üst düzey görüşmeleri, nispeten uzun ve vekâlet savaşlarının tırmanmasına ve üstünlük sağlama çabaları ile doldurulan diplomatik vakuma yol açan boşluklar izlemiştir. Erdoğan ve İran’ın dini lideri Ali Hamaney’in diplomatik kanalda iletişimi sağlamak üzere yetkilendirdikleri, şahsi temsilciler görevlendirmesi faydalı olacaktır.

Ayrıca, hükümetler işbirliğini ve güveni geliştirmek için, ortak düşmanlarla daha iyi savaşmak, kazaen olabilecek çatışmaların önüne geçmek ve etki alanlarında çıkarların çatıştığı durumlarda gerilimi azaltmaya dönük istihbarat paylaşımı gibi yollar bulmalıdırlar. İlk adım olarak, kuzey Irak’ta İran; Türkiye’nin tank ve diğer ağır silahlarını çekmeyi kabul etmesi karşılığında, Ninova bölgesine konuşlanmış Şii milislerin geri çekilmesini teklif edebilir. Türkiye ve İran’la güçlü askeri ilişkileri bulunan ABD ve Rusya, görüş farklılıklarına rağmen, karşılıklı olarak böylesi adımları desteklemelidir.

Irak ve Suriye’de gittikçe daha kötüye giden vekâlet savaşlarına müdahil olan hiçbir ülke arasında karşılıklı anlaşmaya varma potansiyeli, Türkiye ve İran arasındaki kadar değildir. Barış içinde geçen uzun bir ilişki tarihine sahip iki köklü devlet olarak, bu ülkeler belirsizliklerle dolu bir durumun içine daha fazla girilmesine izin vermemelidirler. Sadece aralarında ortak bir zemin bularak daha güvenli ve istikrarlı bir bölge yaratılmasına katkı sağlayabilirler. Bu durumun alternatifi ise, daha büyük kargaşa ve acı olacaktır.

Çeviren: A.Pınarer

Kaynak: http://www.nytimes.com


988 Görüntülenme Sayısı
Kategori : ANALİZLER
  

Sizin Yorumlarınız Bizim İçin Önemli *