• 22 Mayıs 2018 Salı
DOĞAL KAYNAKLAR UĞRUNA MÜCADE 0 Yorum 1 BEĞENİ

DOĞAL KAYNAKLAR UĞRUNA MÜCADELE

Dr. Ataalp PINARER
Dr. Ataalp PINARER
Jeopolitika Uzmanı

       

Ataalp PINARER

 

GİRİŞ

1855 -1865 yılları arasında İngiliz İmparatorluğu Başbakanlığı’nı yapmış olan Henry Temple Palmerston tarafından söylenen “Bizim sonsuza dek yanımızda olacak dostlarımız yoktur ve bizim sürekli kalıcı düşmanlarımız da yoktur. Bizim sürekli ve sonsuza dek var olacak çıkarlarımız vardır ve işte bu çıkarlarımızı izlemek bizim görevimizdir.” sözü devletlerin ulusal çıkarlara verdikleri önemi ve bu çıkarların korunması için girişilen faaliyetleri özetlemesi açısından çarpıcıdır.[1] Devletlerin çıkarlarını korumak için izlediği politika yelpazesi içindeki seçeneklerden birisi de çatışma veya savaştır. Büyük savaş filozofu, tarihçi ve stratejist Clausewitz; savaşın politik bir eylem olduğunu hatta bununla kalmayıp gerçek bir politik araç, politik ilişkilerin bir devamı ve bunların başka araçlarla gerçekleştirilmesi olduğunu ifade etmiştir.[2] Devletlerin çıkarları arasında en önde geleni doğal kaynaklara yönelik olanlarıdır. Dolayısıyla başta hidrokarbon kaynakları olmak üzere hammadde kaynakları üzerinde, giderek artan uluslararası rekabetin beraberinde çatışma ve savaş risklerini de getireceği çok açıktır.

SOĞUK SAVAŞ SONRASI GÜVENLİK ALGILAMALARINDAKİ DEĞİŞME

Kritik hammaddelerin ve transit yolların korunması, uzun bir zamandır Amerikan güvenlik politikasının esas teması olmuşsa da, Soğuk Savaş öncelikleri değiştirmiş ve Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte, kaynak meseleleri, ABD askeri planlamalarındaki merkezi rolüne geri dönmüştür.[3]

Merkezi İstihbarat Dairesi (CIA) yönetim yardımcısı John C.Gannon, 1996’da şunu ileri sürmüştü:

“Eğer küresel enerji kaynakları güvenli değilse, ulusumuzun da güvende olamayacağını anlamak zorundayız, ekonomimizi ayakta tutmak için tatmin edici miktarlarda petrol ithaline ihtiyacımız var.” Bu petrolün çoğu Basra Körfezi’nden geldiği için “ABD’nin yaşamsal miktarlardaki petrol akışını koruması için Basra Körfezi’ndeki olayları yakından takip etmesi ve orayla meşgul olması gerekmektedir.” [4]

Amerikan askeri kurumu için, ordu, ticareti desteklemek ya da mali istikrarı yükseltmek için çok az şey yapabiliyorken, kaynak miktarlarını korumada esas rolü oynamaktadır. Kaynaklar, politik karışıklık ve dış çatışmalar tarafından riske maruz kalan somut değerlerdir ve bu yüzden, fiziksel korumaya ihtiyacı olduğu savunulur. Diplomasi ve ekonomik yaptırım, diğer ekonomik hedefleri geliştirmeye yönelik etkili olurken, savaş ve kriz zamanlarında, sadece, askeri güç uzak bölgelerdeki süregelen petrol akışı ve diğer kritik maddeleri garanti edebilir.[5]

Bu yeni politikayı uygulamak için, Savunma Bakanlığı Basra Körfezi’nde ek kuvvetler yerleştirmekte ve Hazar bölgesi dâhil, diğer kaynak zengini bölgelerde büyük operasyonlar hazırlamaktadır. ABD Donanması, enerji maddelerinin taşınması için kullanılan sularda da varlığını güçlendirmektedir.

Rusya, kendi muazzam petrol ve maden kaynaklarının ve deniz aşırı geniş alanlarının güvenliğine yeni bir önem atfetmiştir. 21 Nisan 2000’de, Başkan Vladimir Putin tarafından onaylanan askeri doktrinde, Rusya’nın silahlı kuvvetlerinin görevlerine, “bölgesel denizlerde, kıtasal şelfte ve Rusya Federasyonu’nun seçkin (deniz aşırı) ekonomi kuşağında ve taşkın sularda, ekonomik aktivitenin güvenliği ve Rusya Federasyonu ulusal çıkarlarının korunması için koşulların yaratılması”nın dâhil olduğuna işaret edilmektedir.[6]

Çin ve Japonya aynı şekilde kendi güvenlik politikalarını yeni ekonomik öncüllere uygun olarak değiştirmiş durumdadır. Paralel bir gelişmeyle, diğer devletler de benzer şekillerde kendi ulusal politikalarını değiştirmiş bulunmaktadırlar.

Sonuçta, ekonomi merkezli bir güvenlik politikasının benimsenmesi; kaynak korunmasında, en azından, endüstriyel becerileri için hammadde ithaline bağımlı olan devletler için, artan bir öneme yol açmıştır. Bugünün dünyasındaki ideolojik çatışmaların neredeyse tamamıyla ortadan yok oluşu, devletin birincil güvenlik işlevlerinden biri olarak görülen, kritik maddelerin ele geçirilmesi ve korunmasını içeren kaynak meselelerinin merkeziyetini de güçlendirmiş bulunmaktadır.

ARTAN TALEP VE KAYNAK KITLIĞI

Önümüzdeki yıllarda matematiksel bir beklenti ve kaçınılmazlıkla öncelikle su olmak üzere her türlü mineral ile uranyum, kömür, doğalgaz ve petrol benzeri hammadde ve doğal kaynaklarda talep fazlası ve arz azlığı yaşanmaya başlanacaktır.[7]

Temel kaynaklar için küresel talep, ileriki yıllarda büyümeye devam edecektir. Böyle bir büyüme, daha önce de olduğu gibi, nüfus artışı ve ekonomik gelişmenin birleşimiyle yönlendirilecektir. İnsan toplumu, her yıl kabaca 80 milyon artmaktadır. Bu oranda artışla, toplam dünya nüfusu 2010 yılında 6.8 milyar ve 2020 yılında da yaklaşık 8 milyar insana ulaşacaktır. Ayrıca küresel kişi başı gelirin, gelecek birkaç on yılda, nüfus artış oranının neredeyse iki katı olarak yılda yüzde 2 oranında artması beklenmektedir. Eğer bu ek zenginlik, araba, kamyon, ev aleti, büyük ev eşyası ve başka kolaylaştırıcıları sürekli elde etmek için kullanılırsa, en temel maddelerin dünya genelindeki talebi 2020’de, 1990’larda olduğundan daha fazla olacaktır.

Yeryüzüne muazzam miktarlarda yaşamsal madde –su, işlenebilir toprak, maden, kereste ve fosil yakıt- bahşedilmişken, küresel çevreden çıkarılabilecek olanın pratik sınırları vardır. Yakın zamanda yapılan bir çalışmaya göre, dünya 1970 1995 yılları arasında, tarih boyunca hiçbir dönem olmadığı kadar çok miktarda, mevcut doğal zenginliklerinin neredeyse üçte birini kaybetmiştir. World Wildlife Fund’un bu çalışması, ilgili tüm kaynakları kapsamamasına rağmen, insanlığın, birçok yaşamsal maddede önemli ölçüde kıtlıkla karşı karşıya kalabileceğini akla getirmiştir.[8]

Bu hassas kategoriye giren maddelerden, en önemlileri petrol ve sudur. Her ikisi de, modern endüstrinin işlemesi için kritiktir, sürekli artan miktarlarda kullanılırlar ve 21. yüzyılın ortalarında, miktarlarının, küresel ihtiyaçları karşılayacak yeterliliğini kaybetmesi olasıdır. 2000 yılının başlarında, dünya üzerinde petrol rezervlerinin miktarı, 1.033 milyar varil ya da bir 40 yıl daha küresel tüketimi karşılayabilecek miktarda (günde 73 milyon varil) olarak kaydedilmiştir. Dünya enerji talebi, 2000-2030 döneminde yılda ortalama yüzde 1.7 büyürken, petrole ilişkin talep de ortalama yüzde 1.6 oranında artacaktır. Diğer bir deyişle 2000 yılındaki günlük 73 milyon varilden 2030 yılında 120 milyon varile yükselecektir.[9]

 Eğer petrol tüketimi yılda yüzde 2 oranında artarsa – ABD Enerji Bakanlığı tahminlerine göre- mevcut miktar, 40 yıl değil 25-30 yıl içinde yok olacaktır. Yeni teknolojiler, şu an için çok uzak ya da kullanılması çok zor kabul edilen, henüz açığa çıkmamış kaynakların (Kuzey Sibirya, Kuzey Buz Denizi ve Atlantik Okyanusu’nun derin sularındakiler gibi) ileride kullanılmasını sağlarken, gelecek petrol keşifleri, tabii ki petrolün küresel miktarını artıracaktır. Yine de 21. yüzyılın ikinci ya da üçündü on yılında, dünyanın önemli bir petrol kıtlığıyla karşı karşıya kalması olasıdır.

Tatlı su kaynaklarına yönelik değerlendirmeler de paralellikler taşımaktadır. Yeryüzü, muazzam miktarlarda tuzlu suya sahip olmasına rağmen küresel tatlı su kaynakları nispeten sınırlıdır. Gezegenin sahip olduğu toplam su miktarının yüzde 3’ünden azı tatlı sudur ve bu miktarın çoğu, kutuplardaki dağların buzlu zirvelerinde ve buzullarda bulunmaktadır. Kullanıma elverişli miktarın (yılda yaklaşık 12 bin kilometre küp) yarısı şimdiden tükenmektedir.[10] Petrol meselesinde olduğu gibi, nüfus artışı ve yüksek yaşam standardı, küresel su talebini mütemadiyen artırmaktadır. Temiz su ihtiyacı 20. Yüzyılın başından bu yana sekiz kat artmıştır. Bu rakam önümüzdeki elli yılda ikiye katlanacaktır. Eğer bu şekilde devam ederse, tüketilen toplam su miktarı, 21. yüzyılın ortalarında bazı bölgelerde çok ciddi kıtlıklar ve önemli su kaynaklarından faydalanma hakkı kazanmak için şiddetli rekabet yaratarak, mevcut miktarın yüzde 100’üne ulaşacaktır.

Susuzluk problemi genelde Üçüncü Dünya Ülkeleri ve Güney Yarımküre ile sınırlı olup; sorunun en şiddetli ve en tehlikeli olduğu yer Ortadoğu’dur.

Su kıtlığının iki önemli yönü vardır. Birinci siyasi, ikincisi ise, dünya yüzeyinde ekonomik ve doğal kaynakların eşit olmayan dağılımıdır. Bu iki önemli husus her bakımdan su ile ilgili anlaşmazlıkların özünü oluşturmaktadır

Önümüzdeki yıllarda, diğer yaşamsal maddelerin de önemli ölçüde azalmaları beklenebilir. Örneğin; dünyanın doğal orman örtüsünün, her yıl yaklaşık yüzde 0.5’i yok olmaktadır.

Küresel tüketim artarken ve çevresel koşullar kötüleşirken, önemli birçok maddenin toplam mevcut miktarı azalacak ve geriye kalanlarınsa fiyatları artacaktır. Su gibi bazı maddelerin yeri, başka maddelerle doldurulamaz ve birçok yoksul toplum gerekli maddeler için yüksek meblağlar ödeyemezler. Bu durumlarda, çatışma, yaşamsal kaynaklardan faydalanma hakkını kazanmak için devletler arasında ve mevcut sınırlı maddelerin dağılımı üzerine devletlerin kendi içinde çıkabilir. Üstelik fiyatlar artarken, kaynak üreten ülkelerin çekişen grupları ve elitleri, değerli madenlerin, petrol arazilerinin ve keresteliklerin kontrolünü ele geçirmek ve kaybetmemek için daha büyük bir istek duymuşlardır. Sonuç, kaçınılmaz olarak, kritik maddeler üzerine çatışmaların giderek artması olacaktır.[11]

HİDROKARBON KAYNAKLARI MÜCADELESİ

Gelecekte ülkeler arası askeri çatışmaları ortaya çıkaracak en önde gelen nedenin enerji hammaddeleri olacağını söylemek fazla iddialı olmayacaktır. Enerji tedarikinde ise başta gelen yenilenemeyen enerji kaynakları olarak adlandırılan petrol, uranyum, doğalgaz ve kömür ele alındığında toplam bir ölçekte dünyanın en zengin ülkeleri sırasıyla; ABD; Rusya, Hindistan, Çin, Avustralya, Suudi Arabistan, İran, Kanada, Katar ve Venezuela'dır. Bu ülkeler, oluşan yeni koşullar nedeniyle ellerindeki bu kaynakları öncelikle kendi gereksinimlerine ayırıp kalanını ihraç etme durumundadırlar. ABD, büyük nüfusu ve yüksek tüketim alışkanlığı ile kendi ihtiyacını ancak karşılama ve rezervlerinin büyük kısmını yedekte tutma durumunda olduğu için sürekli dış kaynak arayışı içindedir. Bu bağlamda ABD, geleceğini güvence altına almak ve şirketlerinin dünya ticaretinden kazanç sağlaması için dış kaynaklara ne pahasına olursa olsun ulaşma politikası izlemektedir. Bu politika çizgisi ABD'yi kendini savunmaktan ziyade denizaşırı harekâtlar amaçladığı açık olan 500 milyar dolar gibi oldukça büyük bütçeye sahip bir silahlı kuvvetler beslemeye zorlamaktadır.[12]

ABD’nin Irak müdahalesinde petrol politikaları önemli bir yer tutmuştur. Dünya petrol rezervlerinin en fazla bulunduğu Orta Doğu bölgesini kendi politikaları ile zıt düşen yönetimlere bırakması ABD’nin hayati çıkarları ile zıt düşmektedir.

Ayrıca, ABD’nin küresel hegemonyasını devam ettirebilmesi için dünya petrolleri üzerindeki kontrolü tam ve etkin bir şekilde sağlaması gerekmektedir. ABD’nin Irak petrollerinin hâkimiyetinden sonra, İran’ı da çevreleyerek, Hazar petrollerinin üretim ve dağıtımında kontrolü ele geçirmesi, dünyanın enerji kaynaklarının ve ana nakil yollarının kontrolünü ele geçirmesine yol açabilecektir. 11 Eylül sonrasında Amerika’nın attığı temel stratejik adımlara baktığınız zaman, Mackinder’in Dünya’ya hakimiyet için kontrolünü gerekli gördüğü Kalpgah olarak da nitelenen, pivot alanı kontrol altına almaya çalışan bir yaklaşım görülmektedir. Bu Pivot alanı kontrol altına almak demek, pivot alandan geçen enerji yollarını kontrol altına almak demektir.[13]

Özetle, dünyada enerji kaynaklarına erişim ve bunları muhafaza etme açısından giderek artan sorunlara birincil derecede muhatap olan ABD, şimdilik tek küresel güç olma pozisyonunu korumak için bu kaynaklara erişimi garantiye alma stratejisine odaklanmıştır.

Paralel olarak, Amerika’da Deniz Kuvvetlerinin küresel rolü üzerine yeni taze bir vurgu yapılmaya da başlanmış durumdadır. Alfred Mahan ve İlk Birleşik Devletler Başkanı Roosevelt’in söylemlerine çok benzer bir dille Donanma, Deniz Piyade ve Sahil Güvenlik makamlarınca ortaklaşa kaleme alınan 21.Yüzyıldaki Deniz Gücü için Strateji dokümanı Ekim 2008’de açıklanmıştır. Doküman, Amerika’nın okyanuslara hâkim olması ve bu ülkeyi deniz ötesi marketlere ve doğal kaynak bölgelerine bağlayan yaşamsal önemdeki deniz ulaştırma hatlarının güvenliğini sağlama ihtiyacını öne çıkarmaktadır.

Geçen kırk yılda, toplam deniz ulaştırması dört katından fazla artmıştır. Dünya ticaretinin % 90’ı ve çıkarılan petrolün üçte ikisi deniz yoluyla taşınmaktadır. Deniz ulaştırma hatları ve bunu destekleyen sahil tesisleri modern küresel ekonominin hayat damarlarını oluşturmakta. Yükselen popüler beklentiler ve gittikçe azalan kaynaklara yönelik artan rekabet, ülkeleri okyanuslar, suyolları ve doğal kaynaklar üzerinde daha fazla hak iddia etmeye cesaretlendirebilecek; bu husus da yeni çatışmalara neden olabilecektir.

Petrol Jeopolitiğinde dünyanın en önemli bölgesi Ortadoğu’dur. Daha geniş açıdan ise Ortadoğu, Kafkasya ve Orta Asya’dır. Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve sonrasında yoğun çıkar çatışmalarına sahne olan Ortadoğu, İkinci Dünya Savaşı’nın da ele geçirilmesi hedeflenen kilit bölgesi olmuştur. Almanya’nın Kuzey Afrika Harekâtı, Ortadoğu ve Stalingrad cephesinin de Kafkasya’nın petrol kaynaklarını ele geçirmeye yönelik olduğu unutulmamalıdır.[14]

Yirminci yüzyıl, Ortadoğu ve Kafkasya’nın petrol ve zenginliklerini ele geçirme ve denetleyebilmeye yönelik politik ve ticari çekişmelerle dolu olarak geçmiştir.

1980 yılından bu yana bölgede yaşanan olaylara ve dünyanın belli başlı petrol ve doğalgaz varlıklarının, mevcut günlük üretim tempolarının aynen devam etmesi halindeki kalan ömürlerine bakıldığında Ortadoğu’nun iç ve dış çekişmelere yirmi birinci yüzyıl boyunca da sahne olmaya devam edeceğini söylemek yanlış olmayacaktır.[15]

Bu kapsamda meydana gelen olaylar, bu çekişmenin bir şekilde sergilenmesinden başka bir şey değildir. Örneğin, Irak’ın 1980 yılında İran’ı işgal etme girişiminin önde gelen üç önemli nedenini şöyle sıralamak mümkündür. İran’ın Irak’taki Şiileri ayaklandırması korkusu, tarihten kaynaklanan sınır sorununu silahla çözmek ve İran’ın petrol rezervleri zengin Kuzistan bölgesini ele geçirmek. Irak’ın 1990 yılında Kuveyt’i işgal etmesinin nedenleri ise, Irak’ın Kuveyt’in kendi topraklarının bir parçası olduğunu iddia etmesi ve bu Şeyhliğin zengin petrol ve doğalgaz yataklarını ele geçirmektir. Körfez Harekâtının bir nedeni olarak, Irak’ın bölgenin petrol ve doğalgaz zenginliklerini ele geçirme planlarına istikrarlı ve kesintisiz enerji kaynağı sunmaya devam etmesini güven altına almak olarak gösterilmektedir.

Hidrokarbon kaynakları zengini Rusya, Orta Asya ülkelerinin kaynaklarına yönelik etki politikasını şimdilik kendince yararlı bir çizgide yürütmesinden dolayı henüz bu ülkelerin kaynakları üzerinde tam bir egemenlik sağlama ve güç kullanma eğiliminde değildir. Rusya'nın gelecekteki öncelikli hedefinin bir süre daha elindeki kaynakları korumak ve etki alanı olarak değerlendirdiği Orta Asya ve Hazar havzasındaki doğal kaynakların tümüne sahip çıkmak ve bu amaçla da silahlı kuvvetlerini güçlendirmek olacağı söylenebilir.

Hindistan ve Çin'in ise kendi gereksinimleri için enerji kaynaklarını kullanma hedefleri öncelik kazanırken süreç içinde yüksek nüfusları nedeniyle talep artışı ve arz yetersizliği ile karşılaşacaklarından deniz aşırı arayışlara girişeceklerdir. Zira bu arayışlar şimdiden başlamıştır. Nitekim Çin şirketleri Afrika’ya yerleşmeye ve tıpkı Hintliler gibi illa hemen kar derdinde olmadan canla başla arama yapmaya başlamışlardır.[16]

SU KAYNAKLARI MÜCADELESİ

İçilebilir su kaynakları uzun vadede hidrokarbon kaynaklarından daha önemli güvenlik sorunları yaratmaya aday görünmektedir. Halen dünyanın pek çok yerinde su kaynaklarının kullanımına ilişkin anlaşmazlık ve çatışma örnekleri mevcuttur. Hindistan’ın ana nehirlerin sularını sulama amaçları ile kullanması, nehrin aşağı tarafında Bengaldeş’te 100.000 kişinin hayatını etkileyecektir. Amerika’da kurak güneybatı bölgesinde Colorado Nehri’nden çok fazla su çekilmesi, Meksika’da yaşayan milyonları etkilemektedir. Ortadoğu’da Türkiye’nin GAP Projesi kapsamında inşa ettiği barajlar Fırat ve Dicle’nin suları konusunda Irak ve Suriye’de sıkıntılar yaratmaktadır. 1950’den beri 21’inde askeri harekat söz konusu olan 500 adet anlaşmazlık oluşmuştur.[17]

Susuzluk problemi genelde Üçüncü Dünya Ülkeleri ve Güney Yarımküre ile sınırlıdır. Su sorununun en şiddetli ve en tehlikeli olduğu yer ise Ortadoğu’dur. Ortadoğu’da önümüzdeki yıllarda susuzluk probleminin kriz safhasına varması yüksek bir ihtimaldir. Bu bölgede suya bağlı olası karışıklık noktaları Nil, Fırat-Dicle, Şeria, Ürdün- Suudi Arabistan ve Libya-Mısır arasındaki yeraltı su havzalarıdır.[18]

Dokuz ülkenin topraklarından geçen Nil’in sularının paylaşımı konusunda Mısır, Sudan, Etiopya arasında ciddi anlaşmazlıklar mevcuttur. Ürdün, İsrail, Filistin, Suriye ve Lübnan için hayati kaynak olan Şeria Nehri, fiilen İsrail’in kontrolünde bulunmaktadır. Bölgede diğer bir önemli su havzası olan Dicle ve Fırat nehirlerinden faydalanma konusunda da Türkiye, Suriye ve Irak’ın paylaşım hususundaki çekişmeleri sürmektedir

Fırat ve Dicle su sistemi Türkiye’nin potansiyel su kaynaklarının % 28’ini oluşturmaktadır ve Türkiye için çok önemlidir. Fırat ve Dicle’nin kriz yaratma ve bu nehirlerin geçtiği ülkeler arasındaki ilişkileri büyük çapta etkileme olasılığı yüksektir. Örneğin, 1990 yılında Türkiye’nin Atatürk Barajını doldurmak üzere Fırat Nehri suyunu bir ay kesmiş, bu durum Şam ve Bağdat’ta Türkiye’nin musluğun kendisinde olduğu ve isterse onları susuz bırakabileceği mesajı ve uyarısı olarak alınmış, bunun sonucunda yıllarca düşman olan Suriye ve Irak Türkiye’yi kınamakta birleşmişlerdi.

Nil Nehri de Afrika’da etkisi büyük ve birçok devleti ilgilendiren bir hidra sistem olarak kabul edilmektedir. Mısır Dışişleri Bakanlığı, Churchil’in Nil havzasının tümünün bir tek hidrolojik-politik birim olarak Kahire’den yönetilmesi gerektiği fikrini politikasının temel taşı yapmıştır ve bu da şüphesiz sadece Mısır ve Sudan’a yarayacaktır.

Ayrıca, Şeria Nehri Ortadoğu’daki en bunalımlı bölgenin en karmaşık kısımlarından geçmekte ve çatışmaya yol açabilecek su kaynaklarından diğer birisini oluşturmaktadır.

Su bakımından fakir olan bölgelerde suyun paylaşımından kaynaklanan savaşlarla ilgili çeşitli karamsar tahminlere rağmen, henüz büyük bir su savaşı olmamıştır. Su konusundaki gerginliklerin yüzde 28’i çatışmayla sonuçlanmışsa da aşırı yoğunlukta bir olay olmamıştır. Oregon Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre su yüzünden resmen savaş açılmamış, ülkeler su için birbirleriyle birleşip tek bir tek ülke haline de gelmemişlerdir.[19]

Bugün su kıtlığı ile ilgili esas güvenlik tehdidi su savaşları değildir. Ulusal ve uluslararası çapta güvenlik tehdidi oluşturabilecek olan faktör daha ziyade su kıtlığının insan güvenliği boyutudur.

Su kıtlığı sadece çatışmaların tohumlarını atmakla kalmaz, çatışmalar da su kıtlığına yol açabilir. Silahlı çatışmalardan kaçan insanlar geldikleri yerde daha büyük bir su ihtiyacı doğurur. Örneğin, Sudan’dan sığınma isteyen Eritre mültecilerinin sayısı 2006 yılında yüzde 30 oranında artmış ve bu ani artış Sudan’da zaten kısıtlı olan su kaynakları üzerinde daha büyük bir baskı yaratmıştır. Bu eğilim iklim değişikliğinin artmasıyla daha da büyüyecektir.

Yetkili makamlar tarafından suya erişimleri kısıtlanan toplumlar ve gruplar giderek marjinalleşebilirler. Bu da bu toplum ve gruplara radikalizmi cazip kılabilir. Lübnan’da Hizbullah’ın ortaya çıkışı su kıtlığı ile radikal gruplara verilen desteğin artışı arasındaki bağlantıyı açıkça göstermektedir.

Devam eden bir çatışma su sorunlarını yaratabilir, veya en azından bu sorunları daha kötü hale getirebilir. Çatışmalar su kaynaklarının kirlenmesine de yol açabilirler. Örneğin, Ruanda soykırımı sırasında kuyularda, nehirlerde ve derelerdeki cesetler su kaynaklarını kirletmiş, bulaşıcı hastalıkların yayılması riskini doğurmuştur. Eski Yugoslavya’daki çatışmalar sırasında Bosna’da ve daha sonra Kosova savaşında Tuna nehri kirlenmiştir.

Özetle, gelecekte su nedeniyle özellikle Ortadoğu, Afrika ve Asya'da güvenlikle ilgili, savaş boyutunda olmasa da çeşitli çatışmalar çıkması beklenebilir. Bu çatışmaların boyutlarının aynı anda ve bölgelerde ikiden çok ülkeyi söz konusu etmesi ise çok büyük bir olasılık şeklinde değerlendirilebilir.

DİĞER DEĞERLİ KAYNAKLAR UĞRUNA MÜCADELE

Belli başlı diğer bazı kaynaklar da yeteri kadar değerlidir ve devletler arasında, genelde çeşitli meselelerden ötürü çoktan bölünmüş olan etnik ve politik hizipler arasında bir çatışmayı kışkırtmanın ardında yatabilir. Altın, elmas, değerli madenler ve yaşlı keresteler dünyada yüksek talep alan maddelerdir ve bu yüzden bunların sahiplenilmesi ciddi bir zenginlik kaynağı olabilir.[20]

Örneğin Angola İç Savaşı’ndaki taraflar 1990’lar geldiğinde ülkedeki değerli petrol ve elmas yataklarının kontrolü için savaşır olmuşlardır. Birleşmiş Milletler ve diğer sivil toplum kuruluşları tarafından hazırlanan raporlara göre, her iki tarafın liderleri petrol ve elmas satışlarından kendi özel kullanımları için milyonlarca dolar hortumlamışlardır.

Dünyada geride kalan tropikal sert kereste kaynaklarının çoğu, yerli halkların yaşadığı ücra bölgelerdedir. Dünyada kalan yaşlı kerestelerin maddi değeri arttıkça veya değerli madenler orman sınırları dahilinde bulununca, bu ülkelerin hükümetleri sıklıkla kereste ve maden şirketlerine, genellikle iktidardaki hizip ve aileyle yakın ilişkileri olan şirketlere, değerli imtiyazlar vermektedir. Devlet ve bu bölgelerde yaşayan yerli halklar arasında çarpışmalar patlak verebilmektedir.[21]

1995’te Dünya Kaynakları Kuruluşu dünyadaki henüz çıkarılmamış demir rezervlerinin değerini 2 trilyon dolar, bakır kaynaklarını 732 milyar dolar ve boksiti 537 milyar dolar olarak tahmin etmiştir. Artan meta fiyatları, ayrılıkçı ve isyancı gruplar açısından bu madenlerin kontrolünü ele geçirmek için ve kuşatma altında tutulan devletlere de böylesi çabalara direnmek için daha fazla teşvik edici olmaktadır.

Belirli önemli maddelerin gelecekteki var oluşları, küresel çevredeki değişimlerle de etkilenirler. Çevredeki karbondioksit ve diğer ısı tutan “sera” gazlarının artan salınımları - hızlanan fosil yakıt tüketiminin bir sonucu olarak- bazı bölgelerde kuraklık yaratarak ve birçok bitik ve hayvan türünün yaşamını tehdit ederek, yıllık ortalama ısı derecesinde adım adım bir artışa yol açmaktadır. Bu çeşit iklim değişikliği, Nil ve İndus gibi yaşamsal su sistemlerine akan su miktarını azaltarak, kurak iç bölgelerde yağmuru azaltır ve/veya buharlaşma oranını artırır. Bunun sebep olduğu “çevresel kıtlıklar”, yaşamsal hammaddelerden faydalanma hakkını kazanmak için gruplar ve toplumlar arasındaki rekabeti kışkırtacaktır.

SONUÇ:

Zbigniew Brzezinski, dünya enerji talebinin büyük miktarlarda artması, özellikle Basra Körfezi ve Hazar Denizi çevresindeki kaynak zengini, istikrarsız olan bölgelerdeki kaynaklara yönelik tarihi iddiaları tetikleyecek, emperyalist arzuları kamçılayacak ve uluslararası anlaşmazlıkları ateşleyecek öngörüsünde bulunmuştur.[22]

Samuel Huntington benzer bir şekilde 1991 yılında Körfez Krizi’nin medeniyetler arasında ilk kaynak savaşı olduğunu iddia etmiştir.

Ulusal liderlerin ekonomik kaygılara öncelik vermesi, temel ihtiyaç maddelerine giderek daha fazla ihtiyaç duyulması, yaşamsal önem taşıyan metaların büyük rezervlerine sahip olan bölgelerdeki sosyal ve siyasi istikrarsızlıklar, önemli kaynakların arzının mülkiyeti için ortaya çıkan anlaşmazlıklar gelecekteki olası kaynak savaşlarının nedenlerini oluşturabilecektir.[23]

 

KAYNAKÇA:

Kaynak Savaşları, Michael T. Klare

İmparatorluktan Cumhuriyete Petropolitik, Hikmet Uluğbay

Büyük Oyunu Anlamak, Yves Lacoste

Savaş Üzerine, Clausewitz

Büyük Satranç Tahtası, Zbigniew Brzezinski

Su Savaşları, Adel Dervish

Dünden Bugüne Jeopolitik, Yılmaz Tezkan, M.Murat Taşar

Balamir Çoşkun Bezen, NATO Review, 2007

Cumhuriyet Strateji, 16 Haziran 2008, Kıt Kaynakların Stratejik Etkileri

Dr.A.K.Han, 11.05.2006, Enerjinin Geleceği ve Bölgesel Enerji Koridoru Olarak Türkiye Paneli Sunumu

 

 



[1] Uluğbay Hikmet, İmparatorluktan Cumhuriyete Petropolitik, Ayraç Yayınevi, 2003, s.487

[2] Clausewitz, Savaş Üzerine, Spartaküs Yayınları, s.53

[3] Klare Michael T., Kaynak Savaşları, Devin Yayıncılık, 2005, s.20

[4] Klare Michael T., Age 19

[5] Klare Michael T., Age 23

[6] Klare Michael T., Age 25

[7] Cumhuriyet Strateji, 16.06.2008, Kıt Kaynakların Stratejik Etkileri

[8] Klare Michael T., Age 34

[9] Uluğbay Hikmet, Age, s. 474

[10] Klare Michael T., Age 36

[11] Klare Michael T., Age 37

[12] Cumhuriyet Strateji, 16.06.2008, Kıt Kaynakların Stratejik Etkileri

[13] Dr.A.K.Han, 11.05.2006, Enerjinin Geleceği ve Bölgesel Enerji Koridoru Olarak Türkiye Panel Sunumu.

[14] Uluğbay Hikmet, Age, s. 468

[15] Uluğbay Hikmet, Age, s. 478

[16] Lacoste Yves, Büyük Oyunu Anlamak, NTV Yayınları, s. 328

[17] The Times, 31.07.2003

[18] Dervish Adel, Su Savaşları

[19] Balamir Çoşkun Bezen, NATO Review, 2007

[20] Klare Michael T., Age 247

[21] Klare Michael T., Age 251

[22] Brzezinski Zbigniev, Büyük Satranç Tahtası, s.125

[23] Klare Michael T., Age 276

 


516 Görüntülenme Sayısı
Kategori : JEOPOLİTİKA
  

Sizin Yorumlarınız Bizim İçin Önemli *