• 19 Haziran 2018 Salı
ŞİMALDE SON TEPREŞ (Kısa Öykü 0 Yorum 0 BEĞENİ

ŞİMALDE SON TEPREŞ (Kısa Öykü)

Aslıhan Tibet Ceylan
Aslıhan Tibet Ceylan
Araştırmacı Yazar

       

 Şİmalde Son Tepreş…

Aslıhan Tibet Ceylan

1769 Haziranı Kırım Bağçasaray…

Bahadır Giray, buyruğunda bulunan yetmiş bin atlısı ile birlikte Azak kalesi ordugâhına binlerce esir, yüzlerce at sayısız değerli mal ve altınla geri döndü. Bunu gören Osmanlı askerlerinin ölü gönülleri taze hayat buldu. Bahadır Giray Han bir bölük asker sayısı kadar at kurban ettirdi. Etler, devasa ateşler yakılarak pişirildi. Askerlerin üç günlük ete doymaları bir tarafa, kurtlar, kuşlar, haşeratlar bile ete doydu. Azak Kalesi’nin altında öyle bir Tatar alayı ettiler ki bu kutlamanın eşini Cengiz Han’dan beri cihan görmemişti.

Safa Bey elinde tuttuğu Evliya Çelebi Seyahatnamesi adlı kitabı usulca kapatıp rahlesinin üzerine koydu. Kısa bir süre kendisini o şenlik alanında hayal etti. Hissettiği coşkuyla zihninde beliren iki dizelik mısra-ı azadeyi unutmamak için kütüphanesinin rafından ceylan derisiyle kaplı defterini ve sedef kakmalı gümüş divit takımını aldı. Gün boyu parmağı yanıp durmuştu. Bu sebeple yakın dostu Mustafa Abdülcemil Aga’ nın armağanı olan yeşim taşlı hatem yüzüğü çıkarıp yeleğinin cebine koydu. Yıllardır yazmaktan parmağı nasır tutmuştu. Bu sebeple yüzük canını çok acıtıyordu. Lakin dostunun emanetini kaybetmekten korktuğu için sızı iyice canına değene kadar yüzüğü parmağından çıkarmıyordu. İçi lacivert mürekkep dolu çini hokkayı iyice çalkalayıp hazırladıktan sonra ayağa kalkıp ağrıyan dizini ovaladı. Sonra yeniden sedire bağdaş kurup oturdu ve yazmaya başladı. Gece tüm sükûnetiyle ilerliyordu. Bir vakit sonra sırça kandil, yaydığı ağır kokularla sönmeye hazırlanırken kandilin odayı aydınlatan ışığı ayazda kalmış Kırım iti gibi titremeye başladı. Safa Bey o zaman saatin çok ilerlemiş olduğunu fark etti. Bu durumun bir diğer habercisi de kapı eşiğinde duyduğu sabırsız ayak sesleriydi. Zevcesi Nefin Hanım’ın kapıya vurmasına fırsat vermeden “ buyur hatun” diye seslendi. Usulca odaya giren Nefin Hanım, sık düz kadifeden dikilmiş belden oturtmalı topuklarını döven siyah elbisesini çıkarıp gecelik entarisini hala giyinmemişti. Safa Bey’i beklerken üşümüş olmalıydı. Çünkü elbisesinin üzerine giydiği kenarları su sansarı kürküyle süslenmiş kırmızı yeleği esasen kış aylarında giydiği yeleklerinden biriydi. Kapının hemen girişinde durdu. Çok asil görünüyordu. Doğuştan asi kıvırcık saçlarını ancak topladığı zaman hizaya sokabildiği için sıkıca bir topuz yapıp ensesine kondurmuştu. Biraz kırılgan bir ifadeyle beyini tepeden tırnağa süzdü. Aynı anda omuzlarına dökülen ipek başörtüsünü saçlarını atar gibi havalandırarak ardına attı. Qalfaqının yanına iliştirdiği incili, elmaslı sorguçta bu kırklı yaşlardaki Çerkez güzelinin zarafetine ayrı bir soyluluk katmıştı.

- İyice geçe kaldınız Safa Bey. Yoksa o kalın el yazmalarında yine sırlar âlemine mi dalıp gittiniz? Ah! Bu okumalarınız, yazmalarınız hiç bitmedi. Hem nasıl anladınız kapıda olduğumu?

- Gönül mürekkebim bitene kadar yazacağım Nefin Hanım. Ayak seslerinizi işittim bu konaktaki eskimiş tahtaların gıcırtısı işinin ehli bir ulak gibi her hareketin habercisi. Bizim gibi konak da kocadı. Korkarım bir gün başımıza yıkılacak.

- Ah! Yine çok evhamlısınız. Bu kocamış konağın kemikleri kızılçamdan, bir şeycik olmaz. Bin yıl daha ceddimizi çatısının altında yaşatır.

- İnşallah Nefin Hanım. Umarım vatanımızın kemikleri de bu kadar sağlamdır.

- Bilmediğim bir gam mı var bey?

- Bilmek istiyor musunuz?

- Lütfeder de anlatırsanız elbette bilmek isterim.

- Ruslar Kırım'ın kilidi olan Or-Kapı'yı aşmak için halkımızın içinde fitneler çıkarıp, halkı beylere, bey ve mirzaları Osmanlıya karşı şüphe ve düşmanlığa sevk ediyorlar. Bu büyük tehlikeyi ve ahvali, zamanın rüzgârı sadece bizim gibi akil âdemlerin kulağına fısıldıyor. Meçhule yol alan Kırım’ın menzilinin felaket olduğunu bir avuç vatanseverden başka kimse hissetmiyor. Hanımız Kırım Giray’ın vefatı da bu aşamada çok kötü oldu. Selim Giray Han çok tecrübesiz çok. Nefin Hanım halk her şeyden habersiz. Bu sabah öyle nahoş haberler aldık ki; bir süre Bahçesaray’ın hışırdayan kavakları, baygın kokulu çamları, çeşmeleri, sebilleri, şadırvanları bile ölüm sessizliğine büründü. Kimse aklıselim düşünemiyor. İpek yastıklarla donanan yaldızlı kerevette oturan Han’ın ve Mirzaların etrafı sivri külahlı allı yeşilli giyinmiş sultan soytarılarına benzeyen ve hangi çorbanın çeşnisi olduğu belli olmayan bir sürü dalkavukla dolu. Sayıları nasıl bu kadar çok usum almıyor. Sözün özü bizi öyle günler bekliyor ki; bir gönül ereninin söylediği gibi “ gül ateş, gülbün ateş, gülşen ateş, cûybâr ateş, Semender-tıynetân-ı aşka besdir, lâlezâr ateş...” Nefinciğim tahminim o ki; vatanımız semender kuşu gibi Nemrut ateşi içinde kalacak. Ama bilen, duyan yok. Gafletin böylesine ne demeli.

- Söylenecek bir şey yok Efendi. Basiretsiz yönetimlerin verdiği tek mahsul dalkavuklardır. Sen içini ferah tutasın. Hem Safa Bey, siz hep demez misiniz “gönlümüz Hak aşkı için bir semender yuvasıdır” diye Küday, Nemrut’un ateşini İbrahim’e gül bahçesi eyledi. Elbet bizimde bu ateşten payımıza düşen bir İrem bahçesi vardır. Benim de size fena bir haberim var. Odaman* ( Çoban başı) Nizam Efendi yatsı namazından sonra aşevine gelip haber verdi. Karabulut yine yemini yememiş. Nesi var bu hayvanın? Neyse, hadi yatalım biliyorsunuz yarın Tepreç erkenden kalkmamız lazım zati şurada sabaha ne kaldı.

- İyice canım sıkıldı şimdi hanım. Karabulut benim için çok kıymetli. İşte atlar böyle hisli hayvanlardır. Üzerlerinde sadece sahiplerini taşımazlar, onların gamını kederini de taşırlar. Karabulut benim ıstırabımı sırtlandı. Yarın yanına varıp affını talep edeyim ihtiyarın.

Nefin Hanım’ın odadan çıkarken kahkahaları her yanı çınlatıyordu. Döşeklerine gitmeden önce el ele konağın sundurmasına çıktılar. Ahşap tırabzanların her yerini hanımeli ve sarmaşık güller sarmıştı. Hafif bir esintiyle Bahçesaray’ı kucaklayan İğde, ıhlamur, akasya, gül ve sümbül kokularının birbirine karışan rayihayarı yüzlerine değip geçti. O sırada ikisi de havayı koklamak için aynı anda başlarını göğe kaldırdılar. Karanlık gök kubbenin alnında parlayan dolunayın etrafı irili ufaklı kandiller misali yanıp sönen sayısız yıldızla kaplanmıştı. Safa Bey eşine dönüp “ İşte hatun; bu Ay Orta Asya. Eteğine tutunup gövdesini çevreleyen yıldızlarsa; onun dünyaya yayılıp hükmetmiş çocukları olan bizleriz. Varoluştan beri birimiz sönmüş bir diğerimiz parlamış” Nefin Hanım eşine sarılarak onu teskin etti. “Biz hiç sönmeyeceğiz bey. Kırım’ın ışığı hep daim olacak. Yarın çok hususi bir gün. Toprak gelin cemrelerin koynundan çıktı. Nevruz’la gelinliğini giydi. Hıdırellez’le ziynetlerini taktı yeşillendi, süslendi. Tepreş’ le düğününü yapacak ” Elinde tuttuğu sarı gülü koklayan Safa Bey gülü koparıp eşinin yakasına iliştirdi. “ Şiir gibi konuşuyorsun gözümün feri inşallah dilindeki niyaz kaderimiz olur.” diye iç çekerek yıldızları seyretmeye devam etti.

Tan ağartısında Kırım adası uyanmış, Güneş Ülkesinin her hanesi bayram alanlarına akın etmeye başlamıştı. Safa Bey’in Ateş rengi sırlı tuğlalarla örülmüş ve kemikleri kızılçamdan yapılmış konağı güneş altında lal taşı gibi parıldıyordu. Konaktan önce bayram için besiye çekilmiş onlarca davar çıktı. Safa Bey avluda atı Karabulut’u süslerken Nefin Hanım ise İşlemeli hasır sepetlere yerleştirilecek çeşit çeşit hamur işlerini hazırlatıyordu. Safa Bey’ e göz kırparak “ Tatar hamursuz doymaz” dedi. Bey hazırlıkların uzun süreceğini anlayınca bahçedeki kayaya oturup etrafını seyre daldı. Önce dalları çiçeklenmiş nar ağaçlarına baktı. Üç gün önceki doludan olsa gerek ağaçlar dallarını hüzünle bükmüşlerdi. Biraz ilerde kırmızı, yeşil parlak tüyleriyle iki kuş iğde ağacının mis kokan dallarına tünemiş ötüşmekteydi. Bey neşeyle onlara laf attı “kanadı güzeller erken başladınız çın söylemeye” Gece ruhuna çöreklenen kasvetten şimdi eser yoktu. Hatta titreşerek sapından güç alan gelinciklerin sağa sola savruluşu yüreğini delikanlılık zamanlarındaki gibi çırpındırdı.

Tepreş sabahı alacasında Bağçasaray’ ın her köşesi Hint kumaşı, Çin fağfuru taşıyan baharat kokulu Arap kervanları gibi bereketlenmişti. Yerdeki taşları döven nal şakırtıları sokaklarda maziden ve atiden duyulacak kadar yüksek bir sesle yankılanıyordu. Coşkulu halk hep bir ağızdan Hakan’a tezahürat ediyorlardı. Ulu Han boncuklarla ve rengârenk şeritlerle süslenmiş doru atıyla Hansaray’dan çıktı. Hakanın atının arkasında kalgayı, nureddini, hanedan mensupları, Mirzaları ve uleması vardı. Onları kuyumcular, bakırcılar, semerciler, çerçiciler, dokumacılar, kandilciler, kürkçüler, kalaycılar, aynacılar, oymacılar takip etti…

Tepreş meydanına gelenler büyük bir itinayla karşılandı. Esenleşme ve hoşbeşten sonra halkın toplanmasının tamamlanması beklendi. Tepreş alanına kuğu gibi süzülerek giren tatar kızlarını kurt bakışlı tatar gençleri saygıyla selamladılar. Kalabalık artınca Ahmescid’den teşrif eden Cemalettin hocanın duasıyla merasim başladı. Merasim alanı devasa büyüklükteydi. Bir tarafta güreşler yapılıyor, cenk oyunları oynanıyor diğer tarafta namlı Gırım atları yarıştırılıyordu. Yaşlısı genci çınlar okuyup, yırlar söylüyorlardı. Büyük bir kalabalık akşamdan hazırladıkları kalakayları ekin tarlalarına yuvarladılar. Kalakayların birçoğu ön yüzüne düştü. Hep bir ağızdan bu yıl mahsul bereketli olacağı için birbirlerine sarılıp neşeyle çığırdılar. Kalakaylar kesilerek herkese dağıtıldı. Beyler güreşlerde ve yarışlarda birinci olan yiğitlere besili koçlar armağan ettiler. Ahali öğle namazını eda ettikten sonra, yeşil çimen üstünde kurulan sofralara oturdu. Han, Beyler ve maddi durumları iyi olan zanaatkârlar günün şerefine aş dağıttılar. Kesilen kurbanlarla hazırlanan pek lezzetli kuzu sorpasını, kürpe botkasını, sütlaşı ve maylı kalakayı coşkulu kalabalığa ikram edildi. Bu gösterişli günde Bahçesaray Kırım adasında, üzerinde tek bir çizik olmayan elmas bir göz gibi parıldıyordu.

Akşam alacası çökerken ulu bir çınar ağacının altında kadife minderde oturan Mustafa Ağa yüzündeki buruk tebessümle şenliği seyrediyordu. Safa Bey yanına gidip oturdu. Epeyce bir süre konuşmadılar. Şenlik alanını da garip bir sukut kaplamıştı. Bir zaman sonra Mustafa Abdülcemil Ağa ne anlatıyorsa? Safa Bey alevleri harlanmış bir tandırın içinden geçiyormuş gibi kıpkırmızı oldu. Nefin Hanım o saat anladı. Bu huzurla geçirdikleri son Tepreşti…


723 Görüntülenme Sayısı
Kategori : Edebi Yazılar
  

Sizin Yorumlarınız Bizim İçin Önemli *