• 17 Aralık 2018 Pazartesi
SORUMLULUĞUMUZUN FARKINDA MIY 0 Yorum 1 BEĞENİ

SORUMLULUĞUMUZUN FARKINDA MIYIZ?

Dr. Ataalp PINARER
Dr. Ataalp PINARER
Jeopolitika Uzmanı

       

 

 

Tarih boyunca var olan Türk Milleti; büyük devlet ve imparatorluklar kurmuş ve dünya tarihinde önemli bir rol oynamıştır. Dünya’nın kalbi sayılan Avrasya bölgesinin nüfus ve siyasi coğrafyası oluşumunda en fazla etkisi olan yine Türk Milleti’dir. Büyük Hun İmparatorluğu ile başlayan imparatorluklar ve devletler zinciri hiçbir zaman büyük zaman fasılalarıyla kesintiye uğramamış, Türkler en zor zamanlarda dahi yıkılan devletlerinin yerine yeni cihan imparatorlukları kurmayı başarmıştır. Devlet kurma Türklerin sanatıdır. Türkler belki de genlerinden gelen bu yetenekle, imkânların en kısıtlı olduğu zamanlarda dahi at üstünde, kılıç ve okla Asya’yı bir uçtan bir uca fethetmiş, yüzlerce kavmi yönetme becerisini göstermiştir. Türk Milleti’nin Oğuz Han’la başlayan  tüm devletler (Hun İmparatorluğu, Göktürk İmparatorluğu, Büyük Selçuklu Devleti, Osmanlı İmparatorluğu) kendi devirlerinde dünya lideri olmuştur. Türk Milleti’nin tarih boyunca gösterdiği bu özelliğin yine tecelli etmesi kaçınılmazdır.

Türk Milleti’nin cihan devleti olma irade ve özelliğini kültüründe aramak isabetli olur. Türkler her zaman hak ve adaleti götüren, zalimleri cezalandıran, bir bakıma Tanrı’nın görevlendirdiği kutsal bir güç olmuşlardır. Türkler her zaman, yaklaştıkça uzaklaşan ve onların itici gücü olan, bazen Kızıl Elma, bazen de başka bir isim altındaki bir hedefe doğru ilerlemiştir. Bu hedef hiç şüphesiz, Cihan Hâkimiyeti Düşüncesidir. Bu düşünce Türk Kültürü’nün asli özelliklerinden biridir.

Türk Milleti çok güçlü düşmanlarla mücadelelerinden her zaman başarılı çıkmış, onu yok etmek ve tarih sahnesinden silmek amacıyla yapılan tüm saldırılara başarıyla karşı koymuştur. “Bu millet öldü, yok oldu “ denilen zamanlarda dahi umulmayacak kadar kısa zamanda toparlanmış ve tarih sahnesindeki şanlı yerini almıştır. Tarihin ve zamanın yaptığı binlerce yıldır süregelen bu sınavdan her zaman yüzünün akıyla çıkmış ve Dünya’ya “Ben hep vardım. Sonsuza kadar var olacağım” mesajını vermiştir.

Bu dinamik milletin, devlet kurma ve onu Cihan Devleti’ne, Lider Devlet’e dönüştürebilme kabiliyetinin temelinde içinden büyük, deha liderler çıkarabilme özelliği, organizasyon yeteneği, yasalar ve yasaların tam ve adaletle uygulanmasının gücü ve kudreti vardır. Cengiz Han’ın Tüm Asya’yı fethederek dev bir imparatorluk kurması kendi karizmatik kişiliğine bağlı olduğu kadar, Cengiz Yasası adı altında, şüphesiz kaynağı Mete ve Oğuz Han’a giden kanunlar ve bu kanunların tam ve disiplinli bir şekilde uygulanmasına da bağlıdır. Türk Milleti’nin yetiştirdiği sayısız büyük devlet adamı ve lidere en son büyük örnek hiç şüphesiz yüce Mustafa Kemal Atatürk’dür.

Organizasyon yeteneği de Türk Milleti’ni büyük güç yapan özelliklerin başında gelir. Diğer halkların küçük topluluklar, düzensiz kalabalıklar halinde yaşadığı devirlerde dahi Türkler, yüzbinlerce askerden oluşan ordular kurabilmiş ve bu sayıda insanı mükemmel şekilde sevk ve idare etmişlerdir. İşte bu yetenekleriyle Türk Milleti, nüfus olarak her zaman fazla kalabalık olmamasına rağmen, kendisinden kat kat kalabalık halkları yönetebilmiştir.

Büyük devlet kurabilme yeteneği milletlerin özelliklerine bağlı olduğu kadar, yaşanılan coğrafi bölge ile de yakınen alakalıdır. Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasçısı olan Türkiye Cumhuriyeti’nin bulunduğu bu toprakları incelediğimizde; bu bölgeye hâkim olan devletin her zaman devrinin süper gücü haline geldiğini görürüz. İlk çağların Hititleri bu topraklarda, o zamanın tarihi merkezi olan Ortadoğu’da en kuvvetli devlet haline gelmişlerdir. Balkanlardan başlayıp Afganistan ve Türkistan’a kadar büyük bir imparatorluk kuran büyük İskender bu devleti kurabilmek için yine bu topraklara dayanmıştır. Zamanının süper devletleri olan Roma ve Bizans İmparatorlukları da bu coğrafyanın imkânlarını kullanmışlardır. Bu hususa son büyük örnek de bu topraklarda kurulup, üç kıtaya hükmeden Osmanlı İmparatorluğu’dur. Bu coğrafyada kurulup da dünya devleti olmayan hiçbir devlet olmadığını tarihi incelediğimizde görmek, gelecek için de bize pek çok ipucu vermektedir.

Anadolu üç tarafı denizle, doğusundan yüksek dağlarla çevrili adeta bir kale görünümündedir. İçinde bulunduğu bölge itibarı ile Avrupa, Asya ve Afrika arasında merkezi bir konumdadır. Bu konumu ile orta ve güney Avrupa, Ortadoğu ve kuzey Afrika’yı kontrol etmektedir. Etki alanı Hazar Denizi ve Basra Körfezi’ne ulaştığında bu kontrol Çin ve Hindistan’a uzanabilir. Boğazlar vasıtasıyla Karadeniz’e kıyısı devletlerin ana ticari yolu, bir bakıma ana hayat damarı kontrol altında tutulmaktadır. Ren-Tuna Kanalıyla bu etki artık orta ve kuzey Avrupa ülkelerini de kapsamaya başlamıştır. Anadolu, doğu Akdeniz’i kuzeyden etki altına alan konumu ve Kıbrıs Adası ile Süveyş Kanalı’nı kontrol etmektedir. Akdeniz’in diğer kilit boğazı Cebelitarık’ın da güneyden Türkiye’nin etki alanına girebilecek müslüman ülkelerle çevrili olmasının da eklenmesi ile tüm bu stratejik özellikler dünyanın en eski ve esas ticaret yollarının kontrol edilebilmesi anlamına gelir ki; bu durum düşmanları dehşete düşürebilecek bir stratejik üstünlüktür.

Bu topraklar; içerdiği jeopolitik coğrafi güç ile üstünde mevcut devleti güçlendirdiği kadar, bu güce doğrudan katkıda bulunan, üzerinde yaşayan insanların devirlerine göre çevre ülkelerde yaşayanlardan daha zengin ve refah içinde olabilmesine de büyük katkı sağlamıştır. Bunun nedeni Anadolu’nun Avrupa’ya ulaşan ticari yolların geçtiği bir kilit nokta olmasıdır. Bu kilit ticari mevkinin öneminin azalmasıyla Osmanlı Devleti’nin zayıflaması arasında doğrudan bir ilişki mevcuttur. Rusya ve Çin’in bu ticari yolun bir ucunu kesmiş olmaları, İngiltere’nin Hindistan, Güney Afrika ve Mısır; Fransa’nın Çin Hindi’ni ele geçirerek ticari trafiği büyük ölçüde denizden işleyecek şekilde değiştirmeleri bu yolun önemini geçici olarak azaltmıştır. Fakat günümüzde, petrol ve doğal gaz boru hatlarıyla, demiryollarıyla, oto yollarla bu köklü ticari yolun göz kamaştırıcı bir biçimde tekrar dirilmeye başladığı görülmektedir.

Bugün Balkan Yarımadası’ndan, Çin içlerine kadar bir Türk Dünyası’nın olduğu, bu bölgelerde yaşayan Türk halklarının her türlü olumsuz şartlara rağmen kültürlerini korudukları ve ortak kültür değerlerinin bilincine varmalarıyla, bölgenin yeni oluşumlara aday olduğu ortadadır. Bu coğrafya, gerek kullanılmamış doğal kaynakları, gerek yetişmiş insan gücü, gerekse de oluşmakta olan yeni ipek yolunun büyük bölümünü kontrol etmesiyle, Türk Milletine muhteşem bir imkân ve fırsat sunmaktadır. Geniş bir alanda yaşayan bu kardeş halklar ve devletler Türkiye’den kültürel, teknolojik, ticari açılardan büyük beklentiler içindedirler. Gelinen noktada, serbest kalan bu büyük insan gücünü ve doğal kaynakları harakete geçirerek, Türk Dünyası’nın gelişme, kalkınma ve güçlenmesini sağlamak için, Türkiye’ye büyük sorumluluklar düşmektedir.

Türk Devleti gelişmiş bir refah devleti olmanın kapısını aralamış durumdadır. Teknolojisi, sanayisi ve finansal sistemi ile önemli bir yol kat etmiştir. Bu durum az gelişmiş ve gelişmekte olan pek çok kardeş ve dost ülkeye de bir örnek teşkil etmekte ve bu dost ülkeler ekonomik ve kültürel olarak gelişmelerini tamamlayabilmek için Türkiye’nin insan gücü, bilgi, teknoloji ve organizasyon yardımına ihtiyaç duymaktadırlar. Bu ülkelerin güvenebilecekleri yegâne ülke Türkiye’dir. Batı ülkelerinin sömürgeci geçmişleri pek çok ülkede şüpheci ve olumsuz yaklaşımlara haklı olarak sebep olmaktadır. Gelişmelerini hızlandırarak hak ettikleri refah devleti seviyesine yükselmek isteyen bu ülkelere yardımcı olmak konusunda, Türkiye Cumhuriyeti’ne büyük görevler düşmektedir.

Demokrasi, laiklik gibi değerlerin yalnız Batı kültürünün değil, tüm insanlığın ortak değerleri olduğu bilinciyle hareket edilmesi ve çağdaş toplum ve yönetim değerleri konusunda örnek teşkil edilmesi Türkiye olarak diğer büyük sorumluluğumuzdur.  


1445 Görüntülenme Sayısı
Kategori : JEOPOLİTİKA
  

Sizin Yorumlarınız Bizim İçin Önemli *